Duvarın Bu Tarafında / The Zone Of Interest
Duvarın
bu
tarafında
Bir bahçenin bakımıyla bir insanın hayatına gösterilen özen aynı ahlaki yerden doğmayabilir.
Yazıyı oku ↓Bahçe duvarı, dışarıdaki sesi kesmiyor. Çiçeklerin, aile sohbetlerinin ve ev işlerinin yanında duyulmaya devam eden o ses, The Zone of Interest’te huzurun hangi koşullarda mümkün olduğunu değiştiriyor. Buradaki insanlar hiçbir şey bilmedikleri için rahat değiller. Bildikleriyle nasıl yaşayacaklarını düzenlemişler. Auschwitz’in komutanı Rudolf Höss ve ailesinin evi, kampın hemen yanında. [1]
Bir duvarın temel işlevinin iki alanı ayırmak olduğunu düşünürüz. Burada bu ayrım fiziksel olmaktan önce ahlaki bir işe yarıyor: İçeride olan ilgilenilmeyi gerektiriyor; dışarıda olan, içerideki hayatın devamına engel sayılmıyor. Sesin geçmesi bu işleyişi bozmadığına göre, asıl sınır taşların arasında değil. Hangi duyumun bir davranış talep edeceğine karar verilen yerde.
Bunu yalnızca insanın korkunç şeylere alışabilmesi diye okumak yetersiz kalır. Alışma sözcüğü, failin tercihlerini bir tür istemsiz uyuşmaya dönüştürebilir. Oysa bu aile, Nazi düzeninin ayrıcalıklarından yararlanıyor. Birilerinin sistematik biçimde yok edilmesiyle aynı yerde kurulan rahatlık, tarihsel bağından çıkarılıp genel bir komşuluk sorunu hâline getirilemez. [1]
Yine de bu tarihsel özgüllük, filmin kendi dikkatimiz hakkında sorular açmasını engellemiyor. Bilmek ile bildiğini hayatının hesabına katmak arasında nasıl bir fark vardır? Bir olayın gerçekleştiğini kabul edebilir, ona üzülmek için uygun bir kelime bulabilir ve ardından hiçbir şey değiştirmeyebiliriz. Bu durumda eksik olan her zaman bilgi değildir; bilginin bizden bir şey istemesine izin vermemektir.
Johnnie Burn’ün kurduğu ses dünyasında evin görüntüsüyle kampın işitilen varlığı yan yana sürer. Duyduklarımız dekorun duygusunu tamamlamak için gelmez; görüntünün rahatça tek başına yeterli sayılmasını engeller. [2] Güzel görünen bir çerçevenin doğru bir açıklama olduğuna güvenmek istiyorsak, kulağımızın taşıdığı bilgiyi nereye koyacağımıza karar vermemiz gerekir.
Bir fotoğrafa bakarken dışarıda kalan alanı çoğunlukla düşünmeyiz. Çerçeve, kendisini dünyanın doğal sınırı gibi kabul ettirebilir. Filmde ses, bu kabulün içine sürekli bir itiraz yerleştiriyor. Görüntünün dışında kalan şey yok değildir. Hatta görüntüdeki düzenin neden öyle kurulabildiğini açıklayan asıl koşul orada bulunabilir.
Bu, her güzel görüntüden kuşkulanmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Güzelliğin hangi açıklamaları dışarıda bırakarak tamamlandığını sormak başka bir şey. Bir evin bahçesiyle ilgilenmek, kendi başına aldatıcı bir davranış değil. Ancak özenin sınırı sürekli aynı insanları dışarıda bırakıyorsa, özenin kendisi hakkında sahip olduğumuz iyimser düşünceyi yeniden ele almak gerekir.
Görmekle
ilgilenmek
arasındaki mesafe.
Höss’ün leylaklar için gösterdiği hassasiyet ve Hedwig’in yağmalanmış kürkü denemesi, bu ayrımı küçücük hareketlerde görünür kılıyor. [3] Bir nesne titizlikle korunurken o nesnenin geçmişte bağlı olduğu insana hiçbir yer açılmayabilir. Burada duyarlılık ortadan kalkmış değildir; seçici biçimde çalışmaktadır.
Birinin çocuğuna şefkat göstermesini, hayvanları sevmesini ya da bir bitkinin büyümesini takip etmesini bütün kişiliği hakkında güvence saymaya yatkınız. Çünkü bir insanda gördüğümüz yakınlığı diğer alanlara da taşımak isteriz. Oysa bir ilişkinin içinde gösterilen bakım, başka bir ilişkinin içindeki şiddeti kendiliğinden geçersiz kılmaz. Aynı kişi hakkında ikisini birden düşünmek zorunda kalabiliriz.
Bu zorluk, kötülüğü tanıma biçimimizle ilgili. Failin her hareketinde kendi kötülüğünü belli etmesini beklemek, bize rahat bir tanıma kılavuzu sunar. Ses tonu, görünüşü, gündelik zevkleri farklı olmalıdır. Böylece kendi çevremizin sıradanlığı bir güvenceye dönüşür. Film bu güvenceyi geri çekiyor; düzenli hayatın kendisini bir masumiyet belgesi olarak kullanmamıza izin vermiyor.
Kürkün bir başkasından alınmış olması, yalnızca mülkiyet değişimini anlatmaz. Onu giyen kişi, eşyanın önceki sahibinin hayatıyla ilgilenmeden yeni bir hikâye kurabilir: Beğenilen bir giysi, kazanılmış bir rahatlık, yükselmiş bir konum. Nesne yeni evin içine girdikçe onu oraya getiren şiddet, açıklamanın dışına çıkarılabilir. Zorla alınmış olan, sahip olunanın gündelik doğallığına bürünür.
Bu noktada bir nesnenin izini sürmek, onun maddi değerini öğrenmekten başka bir anlam taşır. Kimden geldiği sorusu, nesneyi çevresindeki insanlardan koparan rahatlığı bozar. Kökenini sormadığımız her eşyanın ardında mutlaka aynı suç bulunmaz; böyle bir eşitleme yanlış olur. Ama kökenin konuşulmamasının kimi durumlarda ne kadar işe yaradığı, burada ürpertici bir açıklık kazanır.
Leylaklara gösterilen hassasiyet de yalnızca bir çelişki olarak kalmıyor. Bir düzen, bazı şeyleri incitmemeyi görev sayarken bazı insanları incitmenin gerekçelerini üretmiş olabilir. Bu durumda sorun, herkesin aynı ahlakı uygularken başarısız olması değildir. Kimin korunacaklar arasında sayılacağı baştan belirlenmiştir. Özenin dağılımı, dünyayı sınıflandırmanın bir sonucudur.
Bahçenin bakımlı kalabilmesi için zaman gerekir. Sulama, budama, mevsimi takip etme; tekrar eden işlerdir. Bu tekrar, evin geleceğe dönük bir güven taşıdığını düşündürür. Çiçek diken kişi bir sonraki mevsimi hesaba katar. Tam da bu yüzden görüntü ağırlaşır: Kendi geleceğini böylesine ayrıntılı kurabilen bir hayat, başkasının geleceğinin zorla kesilmesiyle yan yana sürmektedir.
Kendi yakınlarının geleceğini düşünmekle herkesin geleceğini önemsemek aynı şey değil. İlki, koruyucu bir ahlaka dönüşebildiği gibi, diğerlerinin hayatını kendi çevresinin yararına göre değerlendiren bir hesaba da dönüşebilir. Aileye adanmışlığın tek başına yeterli bir erdem sayılması burada zorlaşır. Ailenin iyiliği adına kabul edilen koşulların da hesabı vardır.
Filmin gündelik işleri bu kadar uzun süre görünür tutması, seyirciye yalnızca karşıtlık göstermiyor. Bakarken hangi ayrıntıyla meşgul olduğumuzu fark etmemizi sağlıyor. Bir odanın düzenini, bir yüzün ifadesini, bir konuşmanın gerilimini takip ederken ses geri geliyor. Dikkatimiz belli bir alana yerleştiğinde, dünyanın geri kalanının bu yerleşime uymak zorunda olmadığını hatırlatıyor.
Burada dikkatin dağılmasıyla dikkatin yönetilmesi arasında ayrım yapmak önemli. İnsan her şeyi aynı anda göremez; bu kapasite sınırı, etik bir kusurun otomatik kanıtı değildir. Fakat sürekli aynı yararı koruyan, aynı insanları görünmez bırakan bir seçicilik artık yalnızca kapasite meselesi olmaktan çıkar. Neyi dışarıda tutmanın kime kolaylık sağladığı sorusu belirir.
Bu soruyu cevaplamak için her seferinde daha sarsıcı bir görüntü aramak gerekmeyebilir. Sarsılmanın kendisini bir yeterlilik ölçüsüne dönüştürürsek, ahlaki dikkat bir duygu yarışına benzemeye başlar. Ne kadar etkilendiğimiz, ne kadar sorumluluk aldığımızın yerine geçebilir. Filmde işitilenlerin gücü, yeni bir şok istemekten çok, zaten orada olanın hesabını istemesinde.
Bir sesi duymuş olmak geri alınabilir bir bilgi değildir. Yine de onu gürültü saymak, anlamını küçültmek, başka bir işle bastırmak mümkündür. Böylece inkâr her zaman açıkça “olmadı” demek biçiminde gerçekleşmez. Bazen yaşananı kabul edip onun gündelik kararlarda hiçbir ağırlık taşımamasını sağlamaktır.
Bu yüzden duvarın yıkılması düşüncesi tek başına teselli vermiyor. Ses zaten geçmektedir. Görüş açısının genişlemesi, o bakışın nasıl kullanılacağını garanti etmez. İnsanın kendisine ayırdığı korunaklı alanın dışında kalanları tanımasıyla, onların hayatını kendi rahatlığının koşulları arasına katması farklı işlerdir.
Bahçe görüntüsüne yeniden dönüldüğünde çiçekler başka çiçeklere dönüşmez. Değişen, güzel bir şeyin kendi başına yeterli açıklama olamayacağını bilmemizdir. Bir alanın huzurlu görünmesi, o huzurun kimlere rağmen kurulduğunu sormayı gereksiz kılmaz. Görüntü aynı kalırken bakışın yükü artabilir.
Duvarın öte yanından gelen sesi susturmak her zaman mümkün değildir. Daha zor soru, ses susturulamıyorken hayatın nasıl aynı şekilde sürdürülebildiğidir. Bir şeyi duyduğumuzu söylediğimizde, onun bizden ne istemesine izin vermiş oluyoruz?