Kimin Geçmişi Kayda Değer ? The Secret Agent
Gizli Ajan
Kimin geçmişi
kayda değer?
Yaşanmış bir hayatın izleri, onu anlayacak kişiye her zaman ulaşmıyor. Araya bir kurum, bir korku ya da dinlemeye ayırmadığımız zaman girebiliyor.
Denemeyi oku ↓
Bu deneme filmin bazı küçük ayrıntılarını açığa çıkarır. Numaralı bağlantılar, metnin sonundaki kaynaklara gider.
Benzinliğin kenarında, üzeri kartonla örtülmüş bir ceset duruyor. Gelen polisler yolcunun kimliğiyle, arabasıyla, sonunda elindeki birkaç sigarayla ilgileniyor. Ceset, yapılacak işlerin arasına giremiyor. Kleber Mendonça Filho’nun Gizli Ajan’ındaki bu küçük dikkat kayması, bir toplumun kendisi hakkında söyleyebileceği uzun cümlelerden daha fazla şey düşündürüyor. [1]
Bir insanın görünür olmasıyla başına gelenlerin önem taşıması arasındaki mesafe açılıyor burada. Beden göz önünde. Saklanması bile gerekmiyor. Onu görenlerin gündelik düzeni, bu varlığı içine alarak devam edebiliyor. Ölümü açıklayacak kişinin kim olduğu, açıklamanın kim tarafından isteneceği, beklemenin ne zaman kabul edilemez sayılacağı belirsiz. Şiddetin bir topluma yerleşmesini, böyle bir açıklama talebinin ortadan kalkması üzerinden de düşünmek mümkün.
Gündelik hayatta dikkatimizin kendiliğinden dağıldığını varsaymayı severiz. Bir şey gözümüze çarpar, başka bir şeyi kaçırırız. Oysa bir kurumun bakışı, öncelikler de dağıtır. Hangi olay iş yaratacaktır, hangi insanın şikâyeti cevap gerektirecektir, hangi kayıp bir dosyanın açılmasına yetecektir? Bu soruların cevapları eşitsizleştiğinde, aynı sokakta yaşayan insanlar farklı görünürlük koşullarına sahip olur. Birinin başına gelen, başkalarının hayatını durdurur; diğerinin başına gelen, mevcut işleyişe eklenmiş bir ayrıntı olarak kalabilir.
Filmin 1977 Brezilyası, bu bakışın tarihsel ağırlığını taşıyor. Filmin karnaval günlerinden sonra, aynı yılın 1 Nisan’ında General Ernesto Geisel Kongre’yi kapatacaktı. Brezilya Senatosu’nun arşiv anlatısı, ardından gelen düzenlemelerin iktidar partisinin yasama üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçladığını belirtiyor. Gündelik işlemlerin ve resmî kurumların varlığını sürdürmesi, kuralların herkesi aynı biçimde koruduğu anlamına gelmiyordu. [2] Benzinlikteki ilgisizliği böyle bir dünyanın içinde okuyabiliriz; oradaki ölümün failine ilişkin bir hüküm vermeden de, bir düzenin neyi soru saydığını düşünebiliriz.
Bu bakış, bir kimlik dairesinin raflarına geldiğinde başka bir biçim kazanıyor. Marcelo adıyla tanıdığımız adam, annesine ilişkin bir kayıt arıyor. Bir yerde onun yaşadığına dair bir iz bulunmalı. [3] Arayışın duygusal ağırlığı, bir insanın var olmuş olmasıyla bu varlığın kurum tarafından doğrulanabilmesi arasındaki açıklıkta. Birini hatırlamak, adını bilmek, onunla akraba olmak; bütün bunlar bir dosyanın karşısında yetersiz kalabilir.
Bir belgenin sağlayabileceği güveni küçümsemek kolay değil. Kâğıda geçirilmiş bir tarih, bir imza, bir tanıklık; güçlü birinin inkârına karşı savunmasız birinin elini güçlendirebilir. Fakat yaşanmış olanın yalnızca belgelendirilebildiği ölçüde kabul edildiği yerde, kaydı tutan düzen çok büyük bir yetki edinir. İnsan, kendi hayatını anlatırken o düzenin tanıyacağı biçime girmek zorunda kalır. Bir ilişkiyi, bir emeği, bir kaybı hangi kutucuğa yerleştireceğini bilemediğinde, deneyiminin fazlalığı dosyanın eksikliği gibi görünür.
Bulunamayan bir kayıt, tek başına kasıtlı silinmenin kanıtı değildir. Hiç oluşturulmamış, yanlış yere kaldırılmış ya da başka bir adla sınıflandırılmış olabilir. Bu ihtimallerin birbirinden ayrılması gerekir. Yine de soruyu yalnızca kaydın nerede olduğuna bağlamak daraltıcıdır. Onun zamanında neden ve kim için tutulacağını da sormak gerekir. Bazı hayatlar hakkında bilgi üretmek, başından itibaren daha az gerekli görülmüş olabilir. Böyle bir eşitsizlik, sonradan çalışan araştırmacının önüne kişisel bir talihsizlik gibi çıkar.
Michel-Rolph Trouillot, Silencing the Past’ta tarihin sessizliklerini, kaynakların ortaya çıkışından arşivlerin kuruluşuna, anlatıların hazırlanışından geçmişe sonradan verilen öneme kadar uzanan, iç içe süreçlerde arar. Sessizlik, anlatının sonunda beliren basit bir boşluk değildir. [4] Bu düşünce, arşivde bulunamayan bir ismi başka türlü görmeye yardımcı oluyor: Eksik olan, bazen bir belgeyle birlikte, o belgenin üretilmesini sağlayacak ilgi ve imkânın kendisidir.
Buradan geçmiş hakkında istediğimiz hikâyeyi kurabileceğimiz sonucu çıkmaz. Tam tersine, bilmediğimiz yere karşı daha dikkatli olmamız gerekir. Boşluğu fark etmek, onu hemen bir açıklamayla doldurma hakkı vermez. Bir insanın kayıp geçmişine yaklaşırken, kendi düşüncemizi doğrulayacak bir hayat tasarlamak da mümkündür. İyi niyetle yapılan bu tamamlama, o kişinin bilinmeyen yanlarına el koyabilir. Onu görünür kılmaya çalışırken, kendi anlatımızda kullanışlı bir yere yerleştirmiş oluruz.
Filmde bir telgraf, alıcısına ulaşmadan önce açılmıştır. Mesajın hazırlanışına ve taşınışına ayrılan dikkat, bu küçük ihlali belirginleştirir. [5] Haber yerine varmıştır; fakat kime, hangi sırayla ait olduğu artık bulanıktır. Gönderenle alıcı arasında kurulmak istenen ilişkinin içinde, adı bilinmeyen başka bir muhatap bulunabilir.
Böyle bir ihtimal, iletişimin içeriğine henüz tek kelime eklemeden onu değiştirebilir. İnsan, söyleyeceğinin nasıl anlaşılacağından önce, kimlerin eline geçeceğini düşünmeye başlar. Bir dostuna yazdığı cümlenin içinde, tanımadığı birinin verebileceği hükmü de hesaba katar. Cümle kısalır, isim düşer, açıklama ertelenir. Dışarıda bulunan gözetim ihtimali, konuşmanın içine taşınır. İnsanın kendini korumak için yaptığı bu hesap, zamanla kendi sesini tanımasını da güçleştirebilir.
Mahremiyetin değeri burada belirginleşiyor. Başkalarından saklayacak büyük bir sırrımız olmasa da, kime nasıl konuşacağımızı seçmeye ihtiyaç duyarız. Bir yakınlığın dili, resmî bir açıklamanın dilinden farklı olabilir. Aynı söz, güvenilen bir insanın yanında anlaşılırken, yabancı bir bakışın önünde savunulması gereken bir ifadeye dönüşebilir. Bütün konuşmaların muhtemel bir sorguya hazırlanması, insanlar arasındaki bu farklı mesafeleri daraltır. Henüz yanlış bir şey söylenmemişken bile, sözü söylemenin maliyeti yükselir.
Bu yüzden dolaylı anlatımın her zaman hakikatten uzaklaştırdığını söylemek zor. Gizli Ajan’daki “kıllı bacak” anlatısı, tuhaflığıyla böyle bir kolay hükmü bozuyor. Mendonça Filho, Filmmaker söyleşisinde, eski gazetelerde karşılaştığı bu kent efsanesini, gazetecilerin polis şiddetinden sansürü aşarak söz etmelerine yarayan bir anlatı olarak açıklıyor. Özellikle eşcinsellere yönelik şiddetin, bu tuhaf figürün arkasından dile getirilebildiğini söylüyor. [6]
Bu açıklamadan hareketle, fantastik olanı bir kaçış yolu kadar bir haberleşme biçimi olarak da okuyabiliriz. Açıkça söylenemeyen bir şey, gülünç bir kılığa girerek dolaşıma katılır. Anlatının tuhaflığı, onu paylaşanlara bir tanışıklık sunar: Neden böyle konuşmak zorunda olduklarını bilen insanlar, cümlenin eksik bıraktığı yeri birlikte tamamlar. Mizahın burada koruyucu bir yanı bulunabilir. Söylenenin bütünüyle teslim olmamasını, konuşanın kendine küçük bir hareket alanı açmasını sağlar.
Fakat bu dolaylılığın geleceği daha belirsiz. Şifreyi bilenler ortadan çekildiğinde, geride yalnızca tuhaf bir gazete haberi kalabilir. Sonraki okur, anlatının hangi baskı altında biçim aldığını bilmezse, bir zamanların mecburiyetini insanların saflığı sanabilir. Böylece ilk okura bir şey söyleyebilmek için kullanılan dil, sonraki okurun o şeyi anlamasını zorlaştırır. Geçmişi araştırırken metindeki sözcüklerin yanında, neden başka sözcüklerin kullanılamadığını da düşünmek gerekir.
Fernando, henüz seyredemediği Jaws’ın afişine takılır. [1] Mendonça Filho da çocukken yaş sınırı yüzünden filmi izleyemediğini, afişin kendisinde güçlü bir merak uyandırdığını anlatır. [6] Burada korku ile arzu birbirine çok yakın duruyor. Çocuk, kendisini ürküten görüntünün içinde ne olduğunu öğrenmek de istiyor.
Henüz görmediğimiz bir filmin zihnimizde oynayan hâli, gördüğümüzde karşılaşacağımız filmden çok farklı olabilir. Elimizde tek bir görüntü vardır; öncesini ve sonrasını biz kurarız. Afişin dışında kalan alan, hayal gücüne geniş bir yer bırakır. Bir şeyi az bilmek, onun hayatımızda az yer kaplayacağı anlamına gelmez. Bazen bilgi eksikliği, düşüncenin sürekli aynı yere dönmesine yol açar. Küçücük bir parça, etrafında henüz sınırları çizilmemiş büyük bir dünya taşır.
Buradan korkunun bilgiyle ilişkisine gitmek mümkün. Bir tehdide ad verebildiğimizde, onun ne zaman başlayıp nerede bitebileceğini de düşünmeye başlarız. Sınırları belirsiz olan ise birbirinden uzak ihtimallere yayılabilir. Beklediğimiz bir telefonun gelmemesi, açıklanmamış bir sessizlik, yarım bırakılmış bir cümle; her biri, eksik kalan bilgiye kendi ihtimallerimizi eklememize izin verir. O ihtimallerin bize ait olduğunu unuttuğumuzda, düşündüğümüz şeyi öğrenmişiz gibi davranabiliriz.
Fernando’nun merakı, bu kapanmayı başka bir yöne de çevirebilir. Hayalinde kurduğu görüntüyle gerçekten karşılaşmak istemektedir. Bir şey öğrenmek, bazen insanın kendisine ait güçlü bir tasarımdan vazgeçmesini gerektirir. Bunun küçük bir hayal kırıklığı yaratabileceğini de kabul etmek gerekir: Gerçeğin, hakkında kurduğumuz hikâyenin yoğunluğuna yetişmesi garanti değildir. Yine de karşılaşma isteği, kendi zihnimizde tamamladığımız dünyayı dışarıdan gelecek bir şeye açık tutar.
Bir sinema salonunun varlığı bu yüzden yalnızca gösterilen filmlerle ölçülemez. İnsan, kendi başına kurduğu görüntülerle başkalarıyla birlikte gördükleri arasında gidip gelir. Aynı karanlıkta oturmak, aynı şeyi anlamayı sağlamaz; fakat farklı anlamların ortak bir görüntünün çevresinde oluşmasına imkân verir. Hafıza da böyle bir ortaklığa ihtiyaç duyabilir. Başkasının hatırladığı ayrıntı, kendi hikâyemizin dışında bıraktığımız bir şeye yer açar. Bunun için bütün hatıraların birbiriyle uzlaşması gerekmez.
Mendonça Filho’nun 1977’yi seçerken kendi çocukluk hafızasına dönmesi, bu ortaklığın kişisel tarafını görünür kılıyor. Cannes basın dosyasında, annesinin sağlık sorunları yaşadığı dönemde dayısının onu ve kardeşini sık sık sinemaya götürdüğünü anlatıyor. Sinemaya gitme deneyiminin ailedeki kaygıyla ilişkisini sonradan öğrenmiş. [7] Çocuğun hatırladığıyla yetişkinin sonradan öğrendiği, aynı günlerin içinde farklı bilgiler taşıyor.
Bu, anının yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir yaşantının anlamı, onu yaşarken erişebildiğimiz bilgilerle sınırlı kalmayabilir. Sonradan öğrendiklerimiz, daha önce hatırladığımız görüntünün çevresini değiştirir. Çocuk için sevinç olan bir gün, yetişkin için bir başkasının kaygıyı taşıma çabasını da anlatmaya başlar. Kendi geçmişimizin bile tek başımıza ürettiğimiz bir bilgi olmadığını burada fark edebiliriz. Bazen yıllarca kendimize ait sandığımız bir hatıranın içinde, başka birinin bizi korumak için yaptığı seçimin izini buluruz.
Kasetlerin üzerindeki adlar ve tarihler, böylesi bir sonradan karşılaşmanın en mütevazı hazırlığı gibi duruyor. Filmde konuşmalar kaydediliyor; sesler, başka bir zamanda araştırmacılar tarafından dinleniyor. [1] Mendonça Filho, bu kayıtları tarihçi annesi Joselice Jucá’nın sözlü tarih çalışmalarıyla ilişkilendiriyor. Annesinin 1970’lerin sonunda yaptığı kayıtların bir bölümünü hâlâ sakladığını anlatıyor. [7]
Bir kasetin üzerine isim yazmak küçük bir iştir. Fakat o küçük hareketin içinde, bizi tanımayan birine yönelik bir düşünce bulunur. Buradaki sesin kime ait olduğunu kendi çevremiz zaten biliyor olabilir. Etiket, o çevrenin dağılacağı ihtimalini hesaba katar. Bugün açıklama gerektirmeyen bir şeyi gelecekte anlaşılabilir kılmaya çalışır. Kaydın kendisini saklamakla ona ulaşacak kişinin ihtiyaçlarını düşünmek arasında, böylesine gündelik bir özen farkı vardır.
Üstelik sesin kalmış olması, konuşmanın bütünüyle korunması demek değildir. Bir kelimenin neden yutulduğunu, bir duraklamanın korkudan mı yorgunluktan mı kaynaklandığını, konuşanın odadaki kime baktığını bilemeyebiliriz. Ses, bir karşılaşmanın izini taşırken o karşılaşmanın bazı koşullarını dışarıda bırakır. Dinleyici, duyduğunu anlamaya çalıştığı kadar kendi tamamlama arzusunu da denetlemek zorundadır. Her susuşu kendisine uygun bir anlamla açıklarsa, kaydı dinlerken giderek kendi sesini duymaya başlayabilir.
Burada kayıt tutmakla dinlemek arasında yeni bir mesafe beliriyor. Bir kutuyu korumak, onu açmaya vakit ayırmak, içindekine sabır göstermek, duyulanın mevcut kanaatimizi değiştirmesine izin vermek; birbirini kendiliğinden izleyen işler değil. Çok sayıda belgeyi saklayan bir toplum, bunlarla karşılaşmaktan yine de kaçınabilir. Koruma işi tamamlandığında, hatırlama sorumluluğunun da tamamlandığını düşünmek rahatlatıcıdır. Oysa bir sesin aramızda bulunması, ona hayatımızda yer açtığımızı göstermeye yetmez.
Dinleme ihtiyacını başkasının geçmişi üzerinde hak iddiasına dönüştürmemek de gerekir. Bir tanıklığa erişmek, anlatılan insanı bütünüyle bildiğimiz anlamına gelmez. Onun kendine sakladıkları, kayda girmeyen ilişkileri, bizim sorularımıza cevap vermeyen yanları olabilir. Bir hayatı ciddiye almak, onun her ayrıntısını açıklayabildiğimiz bir şekle sokmayı gerektirmez. Bazen belirsizliğe bırakılan yer, karşıdaki insanın kendi büyüklüğünde kalabilmesini sağlar.
Bizden sonra birinin kaydı bulacağını hayal etmek kolay. Daha güç olan, o insanın bizi anlamak için kendi dünyasında bize yer açacağını hayal etmek. Kayıt dediğimiz şey, belki biraz da bu umudu taşıyor: Yabancı bir zamanda, bizi tanımadığı hâlde durup dinleyecek birinin bulunması. Gelecekte böyle bir dinleyiciye rastlamayı isterken, bugün hangi sesleri yalnızca saklamakla yetiniyoruz?